4 Haziran 2010 Cuma

Rihanna Bogazda esti

Türkiye’de her zaman ilkleri gerçekleştiren Bonus Card, 10. Yılını Rihanna’nın Turkcell Kuruçeşme Arena’da 15.000’i aşkın kişiye verdiği konseriyle kutladı.

İstanbul’a geldiği andan itibaren basının yoğun ilgi gösterdiği Barbadoslu şarkıcı, “Sizi bir daha görmek için sabırsızlanıyorum, çok heyecan vericisiniz” dedi. İstanbul Boğazı’nın eşsiz manzarasından büyülenen Rihanna karşılaştığı muhteşem atmosferden mutluluk duyduğunu belirtti.

R&B ve Pop müziğin dünyaca ünlü ismi Rihanna’yı muhteşem şovları ile sadece İstanbullular değil, Bulgaristan, Yunanistan, İran, Rusya, Azerbeycan, Gürcistan gibi çevre ülkelerden gelen hayranları da izledi.

Konserine “Hard” ile başlayan Rihanna, “Shut Up and Drive”, “Fire Bomb” ile devam etti… Rihanna konseri boyunca içlerinde “Disturbia”, “Rockstar 101”, “Rude Baby”, “Rehab”, “Te Amo”nun da bulunduğu 20 şarkı seslendirdi. Konserin finalini turnesi boyuncu yaptığı gibi “Umbrella” ile yaptı. İstanbul konserinde de Rihanna’ya dinleyicisi şemsiyelerini açarak eşlik etti.





Diana Şahenk, Hande Subaşı, Tuba Ünsal, Mehmet – Burcu Hanif, Tansa Mermerci, Mehmet Germiyanlıgil, Özlem Önal, Cengiz Abazoğlu, Demet Akalın, Demet Evgar, Nil Karaibrahimgil, Şebnem Bozoklu, Burçin Terzioğlu, BKM Mutfak Oyuncuları, Belçim Erdoğan, Yalın, Arto, Nihat Odabaşı, Tülin Şahin, Aysun Kayacı, Murat Boz, Rezzan – İbrahim Bitargil, Serra Tokar, Çağdaş Yüksel, Mutlu Dinçkök, Atiye, Metin Arolat, Aslı Ekşioğlu, Özge Ulusoy, Kenan Doğulu, Fergan Mirkelam, Bora Uzer, Selma Türkeş ve kızı, Güzide Duran, Ayşe Çavuşolu, Naz Elmas, Aylin Tahincioğlu, Demet Şener, Hepsi grubu, Murat Aksu ve kızları, Aslı Şen, Şahan Gökbakar, Soner Sarıkabadayı gibi iş, sanat ve cemiyet hayatından birçok ünlü ismin de katıldığı konseri 300’ün üzerinde medya mensubu da izledi.












Ünlü sanatçının tırlarla gelen malzemeleriyle kurulan özel sahnesinde gerçekleştirdiği birbirinden değişik şovları Turkcell Kuruçeşme Arena’nın dört bir tarafında kurulan dev ekranlardan hem alandan, hem de Boğazdaki teknelerden müzikseverler izlendi. “The Last Girl On Earth” turnesi, daha önce Madonna, Christina Aguilera, ve Britney Spears ile çalışan Jamie King tarafından yönetiliyor. Dans şovlarının koreografisi ise Janet Jackson ile çalışan Tina Landon tarafından hazırlandı. Konserinin ertesi günü (4 Haziran Cuma) İstanbul’dan ayrılacak olan Rihanna’nın ‘‘The Last Girl on Earth’’ turnesindeki bir sonraki durağı Madrid olacak.

Bonus Card’ın ev sahipliği’nde, Turkcell Kuruçeşme Arena’da gerçekleştirilen Rihanna konseri organizasyonu BKM ve Map tarafından gerçekleştirildi.





Bonus Card 10.yılında “Seni Seviyorum Bonus” diyen herkesi sürprizleri ile şaşırtmaya devam ediyor. Rihanna Konseri ile kültür sanat gündemine damgasını vuran Bonus Card, 10.yıl kutlamaları kapsamında 17 Nisan’da bir gün boyunca herkese ücretsiz köprü geçiş olanağı sağlayarak büyük yankı uyandırdı. Düzenlediği kampanyalarla 10 yılda 2 milyar TL’nin üzerinde bonus kazandıran Bonus Card’ın gündemindeki diğer etkinlikler Bonus Sokak Şenlikleri ve Serdar Ortaç’la Bonus Yaz Konserleri olacak.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Hayalim dışişleri bakanı olmak


DEFNE SAMYELİ

Hayalim dışişleri bakanı olmak

Defne Samyeli’nin yeni programı yeni bir dönemin de işareti. Artık yaşama çok daha farklı bir gözle bakıyor, farklı sorgulamalar yapıyor. Yalnızca televizyonculuk yönünü bildiğimiz Samyeli’nin yaptığı çalışmalar ve hedefleri de dikkat çekici. Geliri bağışlanacak bir müzik albümü, aktif siyaset, hatta dışişleri bakanı olmak hayali bunlardan birkaçı.

Defne Samyeli, yeni programı “Defne-Her şey Bambaşka” ile tekrar ekranlara döndü. Artık yaşamında yeni bir sayfa, yeni heyecanlar var. Ne iş yaşamında yediği kazıklar, ne GS Stadı projesinde yaşadıkları sıkıntılar, ne Eren Talu ile boşanması ne de sonrasındaki yıpratıcı sürecin izlerini taşımayı tercih ediyor. Boşanma sürecini ve sonrasını konuşmamasının sebebi kaçması değil, başlayan yeni döneme odaklanması. Yaşananların etkisi elbette baki, hepsinin izi bir yerinde duruyor, görebiliyorsunuz. Ama artık kendini yenilemiş, yaralarını sarmış, olaylardan daha az etkileneceği bir bakış belirlemiş kendine. Yeni programından iş yaşamına, annelikten çocuk olmaya, siyasetten medyaya bakın neler anlatıyor Samyeli.


Kendimle ilgili mahcubiyetlerim var

Defne Samyeli’nin bilinmeyen özelliği çok. 12 yaşından beri yazıyor, kim bilir ruhsal durumunu deşifre etmeye karar verirse bunları kitap olarak okuyabiliriz de. Kagider üyesi, başarılı olamasa da prodüksiyon şirketi sahibi, Washington Post’a siyasi yazılar yazıyor, Amerikan Araştırmaları Merkezi'nde danışma kurulu üyesi, siyaset ve müzikle de yakından ilgili. Ama o bunları kimse sormadığı için söylemiyor.





- İki yıl aradan sonra “Defne-Her şey Bambaşka” ile geri döndünüz. Neler başka şimdi?

- Aslında çok farklı bir Defne Samyeli yok. Neysem oyum. 19 yıl olmuş televizyonda çalışmaya başlayalı. Onca program yapmış olmama rağmen, bu çok daha farklı. İsmi o yüzden Bambaşka. Zaten hayatımda da başka bir dönem. Bu dönemin, yeni programla taçlanıyor olması büyük keyif. Çok daha fazla sohbet imkânı tanıyan bir format ve sınırları çok geniş. Başka taraflarımı da ortaya koyabiliyorum. Haber, doğası gereği ön planda, o yüzden kendinize çok fazla alan bulamıyorsunuz. Şimdi sohbet edebiliyor, seyirciyle interaktif bir şekilde yayın yapabiliyorum.

- Gündüz kuşağına nasıl bir yenilik getireceksiniz?

- Gündüz kuşağına yenilik getirmeyi ilk planlayan ATV ve bana projeyi getiren Tayfun Dinçer. Esas hedeflenen daha sosyal, gündüz seyircisinin çok alışık olmadığı, güncel ve mesajı olan konulara ağırlık verebilmek. Daha farklı bir seyirci kitlesine hitap edebilecek tarzda program yaratmayı amaçlıyoruz. Bana bu fikir olarak cazip geldi. Çünkü o saatte böyle bir iş denemek, meydan okumak bir anlamda.

- “Hayatımda da başka bir döneme girdim” dediniz. Nasıl bir dönemden söz ediyoruz?

- Çocuklarımla daha baş başa, yeni bir eve geçtiğim, yeni bir düzen kurduğum bir dönem her açıdan. Bu da yeni bir iş ve bu anlamda bambaşka bir sayfa.

- İki yıllık bir ara yaşadınız ancak bu süreçte de boş durmamışsınız. Neler var bohçanızda?

- Ekrana çıkmasını düşündüğüm kişilere olanak sağlamak amacıyla bir prodüksiyon şirketi kurdum. Ancak prodüktör olarak nereye bir proje satmaya gitsem, benimle iş yapmak üzere masaya oturmak istediler. O yüzden yapımcı olarak başarılı olamadım. Gerçi şirket hâlâ aktif, projelerimiz de var. Yabancı ajanslara bağlı olarak freelance haberler yapıyorum. IHD ve HIM gibi ajanslardan CBS ve CNN gibi kanallara haberler geçiliyor. Washington Post’ta da siyasi yazılarım yayımlanıyor. CBS’de yakın çalıştığım bir grup için buradaki çekimlerinde görüşmek istedikleri kişiler konusunda yardımcı oluyorum. Yanı sıra Bahçeşehir Üniversitesi’nde ders verdim ve Amerikan Araştırmaları Merkezi’nde danışma kurulu üyesiyim. Aktif bir şekilde bunlarla ilgilenmeye devam ediyorum.

- Bir de Kagider’le yaptığınız aktif çalışmalar var.

- Kadın Girişimciler Derneği üyesiyim. Desteklediğim ve çalışmalarına değer verdiğim bir dernek, çünkü kadın emeğine saygı duyan, Türk kadınını yüceltmeyi amaçlayan girişimci kadınlardan oluşuyor. Bir parçaları olmaktan dolayı gururluyum. Ayrıca Türk kadınının dünyaya açılımı için büyük işler yapıyorlar. Avrupa Parlamentosu’yla aktif çalışmalar yürütüyoruz.

- Aslında hep görünen kadarınız bilindi. Bu çalışmalarınızdan çoğu kişi habersiz.

- Kimse sormazsa söylemiyorum. Zaten sormuyor da. İlk birkaç yıl hep kendimi ifade etmeye çalıştım. Sonra akışına bıraktım. Zaten kendimle ilgili mahcubiyetlerim var. Kimse sormazsa anlatmayı sevmem, utanırım. Sanki kendimi parlatmaya çalışıyormuşum gibi, rahatsız olurum. Başkası yaptığında takdir ediyorum. Ama ben mütevazı insanları beğenirim, kendim de öyle olmaya çalışırım. Şanslı doğduğuma inanıyorum pek çok açıdan. Hem donanım, hem fizik açısından. Belki de o şansların getirdiği bir edeplilik hali var üzerimde. l

Annelikte “ben” olmayı seçtim

- İki kız çocuğunuz var. Nasıl bir anne olmayı tercih ediyorsunuz?

- Annelikte “Ben” olmayı seçtim. Kızlarımla ilişkilerimde şeffaf olmaya özen gösteriyorum. Anne baba olduğumuz için bazı şeyleri onlardan daha iyi biliyor değiliz. Şunu bilmelerini istiyorum ki ben bir anne ve büyük olarak, hatalar yapıyor olabilirim. Komik duruma da düşebilirim, birlikte bana da gülebiliriz. Her şeyi en iyi ben bilmek durumunda değilim. Doğru mudur, yanlış mıdır hiç bilmiyorum. Çok iyi bir anneyim iddiasında da değilim. Daha iyisini olmak isterim.

- Çocuklarınız için iş hayatından çekilmeyi hiç düşündünüz mü?

- Hiç düşünmedim. Ben önce kendim iyi ve mutlu, kendine yeten ve güvenen bir birey olacağım ki iyi bir anne olayım. Kendimden vazgeçersem, kendimi çalışarak bulan biriysem, orada çocuğa iyilik yapmış olmuyorum. Onların önünde mutlu, kendine yeten, ekonomik bağımsızlığı olan bir kadın modeli olayım, bunlarla çocuklarımı yetiştireyim diye düşünüyorum.

- Peki rol modeliniz anneniz mi? O nasıl yaklaşırdı size?

- Annem benim tam tersim. Evlendiği için üniversite eğitimine ara veren, 19 yaşında beni doğuran ve bütün hayatını ben ve kardeşim üzerine kuran bir kadın. Ama annem bana bu kadar emek vermeseydi, bugünkü ben de ben olamazdım. Hırslı bir kadındır. İşi olmasına rağmen, kariyer düşünmedi, kendini kardeşime ve bana adadı. Babamı kaybettiğimizde ben 13, annem de 32 yaşındaydı. Kadınlığını geri plana atıp bizim için muazzam bir çaba gösterdi.

- Babanızı kaybettikten sonra anneniz üzerinize titremiş. 18 yaşında çalışmaya başlıyorsunuz. Medyada çalışmak ve kadın olmak da zor. Nasıl bir süreç yaşadınız aile olarak?

- Annem medyada çalışmamı hiç istemedi. 7 yaşında TRT çocuk radyosunda şarkı söylemeye başlamıştım ve hep kamera önünde olmayı istedim. Aldığı kültür ve geldiği jenerasyondan dolayı farklı bir mesleğim olsun istedi. Ama sonra benim kararıma da saygı duydu. “O zaman kendin halledersin” dedi. Yapamadım. Bütün yayınlarda yanımda gelmesini istedim. Abartmıyorum, senelerce geldi. Artık beni boşadı, bütün ilgi torunlarda. l

Haber:Zuhal Aytolun



zuhala@cumhuriyet.com.tr

10 Temmuz 2009 Cuma

Zuhal Olcay konserinde ilk kez Türk Sanat Müziği de seslendirdi.



BKM’nin Turkcell Kuruceşme Arena’daki yaz konserleri’nde sahneden “Zuhal’in halleri” geçti. Filmlerinden görüntüler ve anlattığı hikayelerle kendi hallerini anlatan bir repertuarla sahneye çıkan Zuhal Olcay, siyah ve beyaz rengi tercih ettiği kıyafetleri, bir şarkıda taktığı ve sahnede çıkardığı peruğu ile Boğaz kıyısında, dinleyicisine keyifli bir gösteri sundu.

Gecenin Öteki Yüzü, Memnun Oldum, Özledim gibi şarkılarla başlayan konser, Küçük Bir Öykü Bu, Dünden Sonra Yarından Önce ile devam etti.

Sanatçı Evita ve Lüküs Hayat müzikallerinden de parçalar seslendirdi, ilk kez sahne üzerinde piyano da çaldı. Piyanonun başına peruklu hali ile geçip, daha sonra peruğunu piyanonun üzerindeki cam heykelciğe taktı ve kendi saçlarını rüzgara bıraktı.



Zuhal Olcay konserinde ilk kez Türk Sanat Müziği de seslendirdi. İnleyen Nağmeler, Affetmem Asla Seni, Son Mektup, Çal Kanunum gibi klasik Türk Sanat Müziği şarkılarını hayranlarıyla birlikte söyledi.



5 Temmuz 2009 Pazar

NİLÜFER’DEN MUHTEŞEM KONSER

BKM ’nin Turkcell Kuruçeşme Arena ’daki konserleri, Nilüfer ile devam etti. Yeni albümü ”Hayal”in ilk konseri için heyecanla sahneye çıkan Nilüfer, şarkılarını albümün ismine uygun bir konsept ile hazırlanan sahnede seslendirdi.
Albümün ilk klip şarkısı olan “Bir Bilseydin” ile başlayan Nilüfer " Her konserimde olduğu gibi yine heyecanlıyım.Bu kez yeni albümünün ilk şarkılarını dinleyeceksiniz.Umarım beğenirsiniz.Birçoğunuz beyaz giymiş teşekkür ediyorum "diyerek konserine “Olmadı Gitti ”, “Erkekler Ağlamaz ” ve “Böyle Ayrılık Olmaz ” ile devam etti.


Nilüfer sahneye Arzu Kaprol imzalı 3 farklı kıyafet ile çıktı. Seyircinin karşısına önce pudra rengi şifon bir tuvalet ile çıkan Nilüfer ikinci olarak da klasik çizgili beyaz bir tuvalet giydi. Konserin son bölümündeki kıyafeti ile sürprizliydi. Sanatçı önce eteği floş saçaklarla süslenmiş gümüş rengi uzun bir tuvalet ile geldi sahneye …Yeni albümünün hitlerinden olan “Tanrım ” adlı şarkıyı tuvaletiyle söylerken sahneye kurulan paravanın arkasına geçen Nilüfer buradan aynı elbisenin miniye dönüşmüş hali ile çıktı. Albümün sevilen şarkıların “Yaramaz”ı seslendirirken de Nilüfer ’e 18 yaşında Salvatore adlı İtalyan dansçı eşlik etti. Daha sonra seyircilere veda eden sanatçı yoğun istek üzekrine yeniden sahneye gelerek “Sen ve Ben” adlı şarkısını seslendirdi. Nilüfer yeni albümünün ilk konserini dinmek bilmeyen alkışlar arasında tamamladı.

21 Haziran 2009 Pazar

GÜRCİSTAN ULUSAL HALK DANSLARI TOPLULUĞU

Broadway’deki gösterileri, "Yılın En İyi Show’u" seçilen “SUKHISHVILI” topluluğu, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir gösteri…

5 KITA 88 ÜLKE !!!
9200 PERFORMANS !!!
50 MİLYON SEYİRCİ !!!




80 dansçı ve 10 müzisyen’den oluşan dev kadro, yaklaşık iki saatlik görkemli gösteride, 20’nin üzerinde değişik dansı sanatseverlere sunuyor…

"Gürcistan Ulusal Halk Dansları Topluluğu", Iliko Sukhishvili ve Nino Ramishvili tarafından 1945 yılında kurulmuş ve ilk olarak Gürcistan Devlet Dans Topluluğu olarak adlandırılmıştır. Bu Gürcistan’ın, ilk ulusal profesyonel dans grubu oldu. Sonra birçok başka grup bunu takip etti.

Tamamen kendilerine has bir Gürcü ulusal dans ve müzik tarzı geliştiren Nino Ramishvili (1910-2000) ve Iliko Sukhishvili (1907-1985), uzun yıllara yayılan sağlam bir ortaklık kurdular, kararlılıkla, hayallerini gerçek yaptılar. Onların yaşamları ve sanatı, birlikte yarattıkları dansçı nesil vasıtasıyla bir efsane oldu ve bugüne geldi.

"Gürcistan Ulusal Dans Topluluğu", iki saatlik program süresince Gürcü ruhunu yansıtan bir gösteri sunuyor. Gelenek, yaratıcı arayış ile sürekli olarak gelişiyor ve yenileniyor. "Gürcistan Ulusal Dans Topluluğu", bu güne kadar aralarında Royal Albert Hall, The Coliseum, Metropolitan Opera, Madison Square de olan dünyanın en ünlü mekânlarında sahneye çıkmıştır.

Çıktığı her gösteri bir olay olan ve büyük tezahüratla karşılanan topluluk, ünlü La Scala’da, 14 kez sahneye çağrılarak o zamana kadar bu sahnede görülmemiş bir ilgiyle karşılanmıştır.



16 Aralık 2008 Salı

İnsanlık tarihini halıcı arif yazacak





ALPER TURGUT

alperturgut.blogcu.com

A.R.O.G, bir milyon yıl öncesine dair bir kahkaha tufanı... Abuk sabuk ve hayli estetik... Sırtına sevdiğinin dövmesini yapan uslanmaz bir âşık, Brezilya Ulusal Futbol Takımı’nı aratmayan topçular, kahırdan rakıyı icat eden eski bir kaleci, topuklu ayakkabı giyen dinozorlarla yaşıt güzel bir kadın ve dahası... Cem Yılmaz adlı fenomene koşulsuz gülebilenler için bu film bulunmaz bir nimet. Bizden söylemesi...

Ülke sinemasına seyirci patlaması (4 milyon 1711) yaşatan ve gişede paraya para demeyen 2004 tarihli, abes ve pek de kayda değmez uzay serüveni G.O.R.A’nın ardından şöyle afili bir devam filmi kaçınılmazdı. Ancak Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim, A.R.O.G, selefinden daha oturaklı ve tumturaklı bir yapım. Sonuçta; Türkiye’nin tartışmasız en komik adamı, ünlü şovmen Cem Yılmaz, taş devri masalı A.R.O.G ile beyazperdeye sıkı bir dönüş yapmasını bilmiş. Üstelik devasa sponsorları yedeğine alan A.R.O.G’un efektleri de Hollywood yapımlarına taş çıkartacak denli muhteşem. Fida Film ile CMYLMZ Fikirsanat ortaklığında kotarılan filmin senaryosu elbette Cem Yılmaz’a ait. “Hokkabaz” adlı yapımda birlikte çalışan Ali Taner Baltacı ve Cem Yılmaz yine ortaklaşa kamera arkasına geçmişler. Filmin başrollerinde Cem Yılmaz ile Ozan Güven, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil, Zafer Algöz, Özge Özberk, Hasan Kaçan ve Muhittin Korkmaz var. Fenerbahçe’nin efsanevi futbolcusu “Şeytan” lakaplı Rıdvan Dilmen ise meşhur bir kadroya sahip yapımın konuk oyuncusu... Sinemaseverlerin aylardır beklediği A.R.O.G, Türkiye’de 400, Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre, Avusturya, Danimarka, İngiltere ve Fransa’da ise 160 kopya ile dün vizyona girdi.

A.R.O.G, sinemadan, futbola çeşitli komik göndermelerle dolu, sabun köpüğü kıvamında absürt bir yapıt. Tatil köyünde- ucuz yollu, bol getirili- skeçlerle örülü adını koyamadığımız bir türe dair safsata çekmek yerine, görsel bir büyüye hizmet etmek... Cem Yılmaz, işte tam da bu noktada saygıyı ve alkışı hak ediyor. Filmin en belirgin handikabı ise -uzunluğuyla paralel- izleyiciyi sıkıntıya sevkeden süresi (2 saat 8 dakika). Her şeyi bir kenara bırakalım, tek dert kafayı dağıtmak ve gülüp eğlenmekse şayet, A.R.O.G size hayli hayli uyar.

TAKDİRE ŞAYAN BİR EMEĞİN ÜRÜNÜ

Afyon’daki Frig Vadisi’nde kurulan A.R.O.G köyü ve kalesini, geçtiğimiz Haziran ayında ziyaret etmiştik. Bizleri, bozkırı kavuran güneşin altında, bir milyon yıl öncesine demir atmış ve saçı sakalı birbirine karışmış, hırpani ve güler yüzlü A.R.O.G karakterleri karşılamıştı. Çoğu genç figüranların hararetli koşuşturmaları ve set ekibinin gözle görülür iş bilirliği, bu filmin takdire şayan bir emeğin ürünü olacağını adeta müjdeliyordu. Örneğin kahramanımız Halıcı Arif’in yontma taş devrinde karşılaştığı, atalarımıza tekabül eden maymunlar, Arjantinli bir ekip tarafından yaratıldı. Film için Afyon dışında Antalya ve İstanbul’a da set kuruldu. Tarihin ilk futbol müsabakası (hem de gece maçı), İstanbul Ömerli’deki bir taş ocağında çekildi. Tüm çağların en amansız canavarı korkunç görünümlü T-Rex ile dev boyutlu Pre-Historik Arı’ya ise filmin bonusu diyebiliriz. A.R.O.G’un müzikleri Jingle House tarafından hazırlandı, şarkıcı oyuncular Özkan Uğur ve Nil Karaibrahimgil de müziklere katkı sağladılar.

AROGLAR, AROGANLAR’A KARŞI...

Üstün yeteneklerle donatılmış uyanık halıcı Arif Işık -bilmeyen varsa diye söyleyelim-, uzaylılarca kaçırıldığı Gora gezegeninde maceradan maceraya koşmuş ve görür görmez âşık olduğu uzaylı dilber Ceku’yu da yanına alarak dünyaya dönmüştür. Arif tekrar işinin başındadır, karısı Ceku ise insan olmayı internet sayesinde öğrenmektedir. Dahası bebek de bekleyen çiftin mutluluğu ise ne yazık ki dış mihraklarca baltalanacaktır. Çünkü hain ve hırslı komutan Logar ve onun sağ kolu uzaylı pigme Tihulu peşlerine düşmüşlerdir. Hikâye bu ya, kurnaz geçinen esnaf Arif, evire çevire dövmeyi arzuladığı can düşmanı Logar’ın tatlı diline kanar ve onu evine davet eder. Arif, Ceku’yu alıp Gora’nın hükümdarı olmayı amaçlayan bu hilebaz adamın ekmeğine yağ sürmüştür. Kahramanımız kendisini önce iptidai zaman makinesinde ardından da yontma taş devrinde bulur. Dinozorlar çağında ilk teması maymunlarla kuran Arif, gelişme gösteremedikleri gerekçesiyle onları terk eder ve ilkel insanın bulma umuduyla yollara düşer. Şans meleği yanındadır, barışsever ve yenilikçi Aroglar ile karşılaşır. Ancak -ne hikmetse Türkçe konuşan- Arog sakinleri, şiddet düşkünü ve koyu muhafazakâr karşı kavim Aroganlar’ın boyunduruğu altındadır. Arog lideri iyi kalpli bilge Dimi, onun topuklu ayakkabı giyen süslü ve güzel kızı Mimi, yerkürenin ilk sanatçısı romantik serseri Taşo, Aroganlar’ın acımasız efendisi Kaaya, her dem sinir küpü Karga, rakip takımdan sekiz gol yiyince üzüntüden rakıyı icat eden cihanın ilk kalecisi Cuhara... Tanışma-kaynaşma faslı bitince Arif kolları sıvar, çünkü Ceku’ya ulaşmak için çözümü insanoğlunun gelişimini hızlandırmakta bulmuştur. Halıcı Arif, insanlık tarihini sil baştan yazacaktır.

Bu kervan doğru yolda


Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin Ardından…




ALPER TURGUT

Türk dilinin parıldayan güneşi ve yazın dünyasının efsanevi kalemi Cengiz Aytmatov’a ithaf edilen -Ki Bozkırın Ozanının, ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’ da dâhil olmak üzere eserleri 13 kez beyazperdeyle buluşmuştur- 3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Festivali, sinema emektarlarını onurlandırıp, ödüllendirerek gelenekselleşme yolunda harika bir başlangıç yaptı. 50 ülkeden 116 filmi ağırlayan İpek Yolu Festivali, öncelikli olarak Türk sinemasına taze bir soluk getirmeyi hedefliyor. Ve görünen o ki, yakın bir gelecekte bunu başaracaklar.

Festival kapsamında ülke sinemasının duayenlerinden Sezer Sezin ile Muhterem Nur’a ‘Onur Ödülü’ verildi. Yeşilçam’ın delikanlılara hala taş çıkartan ağır ağabeyleri Sırrı Elitaş ile Süheyl Eğriboz ise ‘Emek Ödülü’nün sahipleri oldular. En ünlü jönlerimizden Cüneyt Arkın’dan yediği dayaklarla hatırımızda kalan 82 yaşındaki “Sütçü” lakaplı Süheyl Eğriboz, babadan kalma bir sinemacı... O, 58 yıl önce adımını attığı setlerden müthiş bir rekorla ayrıldı. İnanılmaz gelebilir belki ancak Süheyl Eğriboz, 500’ün üzerinde filmde rol aldı. Yeşilçam’a şans eseri giren 70 yaşındaki Sırrı Elitaş ise 1964 yapımı “Bücür” adlı ilk filminin ardından yaklaşık 300 yapımda (artı 15 tiyatro oyunu) daha oynadı. Eğriboz ve Elitaş, eğer ABD’de doğsalar ve Yeşilçam yerine Hollywood’da boy gösterselerdi, hiç kuşkusuz dev film stüdyolarının önüne heykelleri dikilirdi. İşte Bursa, unutulmaya yüz tutan bu değerli emekçilere kucak açarak, sinemaya olan sevgisini diğer 80 vilayete de duyurmuş oldu.

Festivalin bombası, 2000 tarihli yeni nesil kült film “Paramparça Aşklar ve Köpekler” ile bir anda ünlenen ve devamında gelen “Ananı da!”, “Kötü Eğitim”, “Rüya Bilmecesi”, “Motosiklet Günlükleri”, “Babil” gibi yapımlarla zirveye tırmanan Meksikalı aktör, yapımcı ve yönetmen Gael Garcia Bernal idi... Bursa’da 30. yaşını kutlayan aktörün, hem yeşil ile özdeş kentin hem de festivalin tanıtımına katkısı yadsınamaz. Tüm dünyada hatırı sayılır bir kadın hayran kitlesi edinen yakışıklı oyuncunun, Nuri Bilge Ceylan ve Fatih Akın dışında Türk sineması hakkında bihaber olması, kabul buyurunuz ki onun suçu değil. O, sinema dışında, Türkiye’deki bazı internet sitelerinin yasaklanmasından, tiyatroya, Barack Obama’dan, Hugo Chavez’e, iki kez canlandırdığı devrimci önder Che’den, hâlihazırda sosyalizme dair düşlerin ete kemiğe bürünmesi için ter döken Latin Amerika halklarına dek ne sorulduysa yanıtladı. “Ay... Ben onu bilmiyordum” benzeri cümleler kuran ve donanım yoksunluklarına aldırmayarak “sinema sanatçısıyım” diye ısrar eden bazı yerli işi aktör ve aktrislerimizse, öncelikle Gael Garcia Bernal’den derinlik adına ders almalıdırlar.

KAZANAN HEP İYİ MİDİR?

Kesinlikle hayır! Türk sinemasının dört büyük kadın oyuncusundan biri olan Hülya Koçyiğit’in başkanlığını yaptığı ‘Ulusal Altın Karagöz Film Yarışması‘ jürisi, bu kategoride değerlendirmeye alınan 10 film arasından -bence vasat bir yapım olan- Raşit Çelikezer’in çektiği “Gökten Üç Elma Düştü”ye en iyi film ödülünü verdi. Üstelik -talihsiz bir şaka gibi-senaryo ödülünü de adı geçen film kucakladı. Tam da haksızlık etmeyelim, “Dilber’in Sekiz Günü”nde canlandırdığı altın kalpli sakat adam rolüyle en iyi erkek oyuncu seçilen Fırat Tanış konusunda jüriyle hem fikirim. Kadın oyuncu ödülünü kapan Nesrin Cavadzade (Dilber’in Sekiz Günü’nde filme adını veren Dilber karakterini canlandırdı) içinse durup biraz düşünürüm. Öte yandan Tuz Gölü’nde tamı tamına 78 dakikada sağlam bir iş kotaran ödül avcısı “Nokta” filminin yönetmeni Derviş Zaim’in en iyi yönetmen seçilmesi kimseyi şaşırtmadı. Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) ödülü ise mevcut yapıtların arasında öne çıkan Dilber’in Sekiz Günü’ne gitti.

ON FİLMDEN BEŞİ GÜNEYDOĞU ÖYKÜSÜ

Antalya Film Festivali, Türk sinemasına dair yeni ürünlerin arz-ı endam ettiği yerdir. Bursa’da yarışan 10 filmden 8’ini orada izlemiştik, İstanbul Film Festivali’ne katılan ama ne hikmetse Antalya’da reddedilen “Fırtına” (Bahoz) ise geçtiğimiz günlerde vizyona girmişti. Geriye kalan tek film ise ilk kez Bursa’da gösterilen “Hayatın Tuzu” idi. Jüri Özel Ödülü, hiç zorlanmadan iyiler kategorisine koyabileceğimiz bir yapım olan Hayatın Tuzu’nun oldu. Komik rollerde görmeye alıştığımız Levent Ülgen için bir parantez açalım ve onun filmde canlandırdığı “İmam Şehsuvar” karakteriyle adeta döktürdüğünü söyleyelim. Festivalde yarışan 10 filmden 5’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu öykülerinden oluşması ise bu modanın sürdüğünün göstergesiydi. Umarım gelecekte; gökkuşağının tüm renklerine bürünen ve tek bir şeyi değil her şeyi dert edinen bir sinemaya sahip oluruz.

Uluslararası Yarışma’nın iki kazananı “İz Sürücü” (The Investigator – Macaristan) ve “Diyet”e (The Debt – İsrail) ise sözüm yok. Ancak gerçekten kötü bir film olan Selim Evci’nin “İki Çizgi”sinin, Uluslararası Altın Karagöz’de yarışan 12 yapım arasına hangi akla hizmet seçildiğini çözemedim.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin himayesindeki İpek Yolu, bir hafta boyunca yerli ve yabancı 500 konuğu ağırladı, giriş ücretleri gayet uygun tutulan festival filmlerine ise özellikle gençlerin ilgisi yoğundu. Tamı tamına 50 bin Bursalı festival süresince sinemalara koştu. “Görme Engelliler İçin Film Gösterimleri”nin artması ise memnuniyet vericiydi. 14 farklı başlık altında toplanan festival, Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan “Elveda Gülsarı” ile başladı, ünlü Hintli yönetmen Priyadarshan’ın “İpek Düşler”i ile kapandı. Filmler dışında ücretsiz sinema kursları, atölye çalışmaları, sergi ve panellerle de bir kent, 7. Sanat’a doydu. Açılışını Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı tarihi “Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası”nın yerinde kurulan Bursa Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi, 2009 yılının Haziran ayında tamamen bitmiş ve sinemaseverlerin hizmetine girmiş olacak. Anlaşılan o ki; bu festival geleceğe umutla bakıyor ve hızla büyümeye devam ediyor.