10 Temmuz 2009 Cuma

Zuhal Olcay konserinde ilk kez Türk Sanat Müziği de seslendirdi.



BKM’nin Turkcell Kuruceşme Arena’daki yaz konserleri’nde sahneden “Zuhal’in halleri” geçti. Filmlerinden görüntüler ve anlattığı hikayelerle kendi hallerini anlatan bir repertuarla sahneye çıkan Zuhal Olcay, siyah ve beyaz rengi tercih ettiği kıyafetleri, bir şarkıda taktığı ve sahnede çıkardığı peruğu ile Boğaz kıyısında, dinleyicisine keyifli bir gösteri sundu.

Gecenin Öteki Yüzü, Memnun Oldum, Özledim gibi şarkılarla başlayan konser, Küçük Bir Öykü Bu, Dünden Sonra Yarından Önce ile devam etti.

Sanatçı Evita ve Lüküs Hayat müzikallerinden de parçalar seslendirdi, ilk kez sahne üzerinde piyano da çaldı. Piyanonun başına peruklu hali ile geçip, daha sonra peruğunu piyanonun üzerindeki cam heykelciğe taktı ve kendi saçlarını rüzgara bıraktı.



Zuhal Olcay konserinde ilk kez Türk Sanat Müziği de seslendirdi. İnleyen Nağmeler, Affetmem Asla Seni, Son Mektup, Çal Kanunum gibi klasik Türk Sanat Müziği şarkılarını hayranlarıyla birlikte söyledi.



05 Temmuz 2009 Pazar

NİLÜFER’DEN MUHTEŞEM KONSER

BKM ’nin Turkcell Kuruçeşme Arena ’daki konserleri, Nilüfer ile devam etti. Yeni albümü ”Hayal”in ilk konseri için heyecanla sahneye çıkan Nilüfer, şarkılarını albümün ismine uygun bir konsept ile hazırlanan sahnede seslendirdi.
Albümün ilk klip şarkısı olan “Bir Bilseydin” ile başlayan Nilüfer " Her konserimde olduğu gibi yine heyecanlıyım.Bu kez yeni albümünün ilk şarkılarını dinleyeceksiniz.Umarım beğenirsiniz.Birçoğunuz beyaz giymiş teşekkür ediyorum "diyerek konserine “Olmadı Gitti ”, “Erkekler Ağlamaz ” ve “Böyle Ayrılık Olmaz ” ile devam etti.


Nilüfer sahneye Arzu Kaprol imzalı 3 farklı kıyafet ile çıktı. Seyircinin karşısına önce pudra rengi şifon bir tuvalet ile çıkan Nilüfer ikinci olarak da klasik çizgili beyaz bir tuvalet giydi. Konserin son bölümündeki kıyafeti ile sürprizliydi. Sanatçı önce eteği floş saçaklarla süslenmiş gümüş rengi uzun bir tuvalet ile geldi sahneye …Yeni albümünün hitlerinden olan “Tanrım ” adlı şarkıyı tuvaletiyle söylerken sahneye kurulan paravanın arkasına geçen Nilüfer buradan aynı elbisenin miniye dönüşmüş hali ile çıktı. Albümün sevilen şarkıların “Yaramaz”ı seslendirirken de Nilüfer ’e 18 yaşında Salvatore adlı İtalyan dansçı eşlik etti. Daha sonra seyircilere veda eden sanatçı yoğun istek üzekrine yeniden sahneye gelerek “Sen ve Ben” adlı şarkısını seslendirdi. Nilüfer yeni albümünün ilk konserini dinmek bilmeyen alkışlar arasında tamamladı.

21 Haziran 2009 Pazar

GÜRCİSTAN ULUSAL HALK DANSLARI TOPLULUĞU

Broadway’deki gösterileri, "Yılın En İyi Show’u" seçilen “SUKHISHVILI” topluluğu, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir gösteri…

5 KITA 88 ÜLKE !!!
9200 PERFORMANS !!!
50 MİLYON SEYİRCİ !!!




80 dansçı ve 10 müzisyen’den oluşan dev kadro, yaklaşık iki saatlik görkemli gösteride, 20’nin üzerinde değişik dansı sanatseverlere sunuyor…

"Gürcistan Ulusal Halk Dansları Topluluğu", Iliko Sukhishvili ve Nino Ramishvili tarafından 1945 yılında kurulmuş ve ilk olarak Gürcistan Devlet Dans Topluluğu olarak adlandırılmıştır. Bu Gürcistan’ın, ilk ulusal profesyonel dans grubu oldu. Sonra birçok başka grup bunu takip etti.

Tamamen kendilerine has bir Gürcü ulusal dans ve müzik tarzı geliştiren Nino Ramishvili (1910-2000) ve Iliko Sukhishvili (1907-1985), uzun yıllara yayılan sağlam bir ortaklık kurdular, kararlılıkla, hayallerini gerçek yaptılar. Onların yaşamları ve sanatı, birlikte yarattıkları dansçı nesil vasıtasıyla bir efsane oldu ve bugüne geldi.

"Gürcistan Ulusal Dans Topluluğu", iki saatlik program süresince Gürcü ruhunu yansıtan bir gösteri sunuyor. Gelenek, yaratıcı arayış ile sürekli olarak gelişiyor ve yenileniyor. "Gürcistan Ulusal Dans Topluluğu", bu güne kadar aralarında Royal Albert Hall, The Coliseum, Metropolitan Opera, Madison Square de olan dünyanın en ünlü mekânlarında sahneye çıkmıştır.

Çıktığı her gösteri bir olay olan ve büyük tezahüratla karşılanan topluluk, ünlü La Scala’da, 14 kez sahneye çağrılarak o zamana kadar bu sahnede görülmemiş bir ilgiyle karşılanmıştır.



16 Aralık 2008 Salı

İnsanlık tarihini halıcı arif yazacak





ALPER TURGUT

alperturgut.blogcu.com

A.R.O.G, bir milyon yıl öncesine dair bir kahkaha tufanı... Abuk sabuk ve hayli estetik... Sırtına sevdiğinin dövmesini yapan uslanmaz bir âşık, Brezilya Ulusal Futbol Takımı’nı aratmayan topçular, kahırdan rakıyı icat eden eski bir kaleci, topuklu ayakkabı giyen dinozorlarla yaşıt güzel bir kadın ve dahası... Cem Yılmaz adlı fenomene koşulsuz gülebilenler için bu film bulunmaz bir nimet. Bizden söylemesi...

Ülke sinemasına seyirci patlaması (4 milyon 1711) yaşatan ve gişede paraya para demeyen 2004 tarihli, abes ve pek de kayda değmez uzay serüveni G.O.R.A’nın ardından şöyle afili bir devam filmi kaçınılmazdı. Ancak Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim, A.R.O.G, selefinden daha oturaklı ve tumturaklı bir yapım. Sonuçta; Türkiye’nin tartışmasız en komik adamı, ünlü şovmen Cem Yılmaz, taş devri masalı A.R.O.G ile beyazperdeye sıkı bir dönüş yapmasını bilmiş. Üstelik devasa sponsorları yedeğine alan A.R.O.G’un efektleri de Hollywood yapımlarına taş çıkartacak denli muhteşem. Fida Film ile CMYLMZ Fikirsanat ortaklığında kotarılan filmin senaryosu elbette Cem Yılmaz’a ait. “Hokkabaz” adlı yapımda birlikte çalışan Ali Taner Baltacı ve Cem Yılmaz yine ortaklaşa kamera arkasına geçmişler. Filmin başrollerinde Cem Yılmaz ile Ozan Güven, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil, Zafer Algöz, Özge Özberk, Hasan Kaçan ve Muhittin Korkmaz var. Fenerbahçe’nin efsanevi futbolcusu “Şeytan” lakaplı Rıdvan Dilmen ise meşhur bir kadroya sahip yapımın konuk oyuncusu... Sinemaseverlerin aylardır beklediği A.R.O.G, Türkiye’de 400, Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre, Avusturya, Danimarka, İngiltere ve Fransa’da ise 160 kopya ile dün vizyona girdi.

A.R.O.G, sinemadan, futbola çeşitli komik göndermelerle dolu, sabun köpüğü kıvamında absürt bir yapıt. Tatil köyünde- ucuz yollu, bol getirili- skeçlerle örülü adını koyamadığımız bir türe dair safsata çekmek yerine, görsel bir büyüye hizmet etmek... Cem Yılmaz, işte tam da bu noktada saygıyı ve alkışı hak ediyor. Filmin en belirgin handikabı ise -uzunluğuyla paralel- izleyiciyi sıkıntıya sevkeden süresi (2 saat 8 dakika). Her şeyi bir kenara bırakalım, tek dert kafayı dağıtmak ve gülüp eğlenmekse şayet, A.R.O.G size hayli hayli uyar.

TAKDİRE ŞAYAN BİR EMEĞİN ÜRÜNÜ

Afyon’daki Frig Vadisi’nde kurulan A.R.O.G köyü ve kalesini, geçtiğimiz Haziran ayında ziyaret etmiştik. Bizleri, bozkırı kavuran güneşin altında, bir milyon yıl öncesine demir atmış ve saçı sakalı birbirine karışmış, hırpani ve güler yüzlü A.R.O.G karakterleri karşılamıştı. Çoğu genç figüranların hararetli koşuşturmaları ve set ekibinin gözle görülür iş bilirliği, bu filmin takdire şayan bir emeğin ürünü olacağını adeta müjdeliyordu. Örneğin kahramanımız Halıcı Arif’in yontma taş devrinde karşılaştığı, atalarımıza tekabül eden maymunlar, Arjantinli bir ekip tarafından yaratıldı. Film için Afyon dışında Antalya ve İstanbul’a da set kuruldu. Tarihin ilk futbol müsabakası (hem de gece maçı), İstanbul Ömerli’deki bir taş ocağında çekildi. Tüm çağların en amansız canavarı korkunç görünümlü T-Rex ile dev boyutlu Pre-Historik Arı’ya ise filmin bonusu diyebiliriz. A.R.O.G’un müzikleri Jingle House tarafından hazırlandı, şarkıcı oyuncular Özkan Uğur ve Nil Karaibrahimgil de müziklere katkı sağladılar.

AROGLAR, AROGANLAR’A KARŞI...

Üstün yeteneklerle donatılmış uyanık halıcı Arif Işık -bilmeyen varsa diye söyleyelim-, uzaylılarca kaçırıldığı Gora gezegeninde maceradan maceraya koşmuş ve görür görmez âşık olduğu uzaylı dilber Ceku’yu da yanına alarak dünyaya dönmüştür. Arif tekrar işinin başındadır, karısı Ceku ise insan olmayı internet sayesinde öğrenmektedir. Dahası bebek de bekleyen çiftin mutluluğu ise ne yazık ki dış mihraklarca baltalanacaktır. Çünkü hain ve hırslı komutan Logar ve onun sağ kolu uzaylı pigme Tihulu peşlerine düşmüşlerdir. Hikâye bu ya, kurnaz geçinen esnaf Arif, evire çevire dövmeyi arzuladığı can düşmanı Logar’ın tatlı diline kanar ve onu evine davet eder. Arif, Ceku’yu alıp Gora’nın hükümdarı olmayı amaçlayan bu hilebaz adamın ekmeğine yağ sürmüştür. Kahramanımız kendisini önce iptidai zaman makinesinde ardından da yontma taş devrinde bulur. Dinozorlar çağında ilk teması maymunlarla kuran Arif, gelişme gösteremedikleri gerekçesiyle onları terk eder ve ilkel insanın bulma umuduyla yollara düşer. Şans meleği yanındadır, barışsever ve yenilikçi Aroglar ile karşılaşır. Ancak -ne hikmetse Türkçe konuşan- Arog sakinleri, şiddet düşkünü ve koyu muhafazakâr karşı kavim Aroganlar’ın boyunduruğu altındadır. Arog lideri iyi kalpli bilge Dimi, onun topuklu ayakkabı giyen süslü ve güzel kızı Mimi, yerkürenin ilk sanatçısı romantik serseri Taşo, Aroganlar’ın acımasız efendisi Kaaya, her dem sinir küpü Karga, rakip takımdan sekiz gol yiyince üzüntüden rakıyı icat eden cihanın ilk kalecisi Cuhara... Tanışma-kaynaşma faslı bitince Arif kolları sıvar, çünkü Ceku’ya ulaşmak için çözümü insanoğlunun gelişimini hızlandırmakta bulmuştur. Halıcı Arif, insanlık tarihini sil baştan yazacaktır.

Bu kervan doğru yolda


Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin Ardından…




ALPER TURGUT

Türk dilinin parıldayan güneşi ve yazın dünyasının efsanevi kalemi Cengiz Aytmatov’a ithaf edilen -Ki Bozkırın Ozanının, ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’ da dâhil olmak üzere eserleri 13 kez beyazperdeyle buluşmuştur- 3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Festivali, sinema emektarlarını onurlandırıp, ödüllendirerek gelenekselleşme yolunda harika bir başlangıç yaptı. 50 ülkeden 116 filmi ağırlayan İpek Yolu Festivali, öncelikli olarak Türk sinemasına taze bir soluk getirmeyi hedefliyor. Ve görünen o ki, yakın bir gelecekte bunu başaracaklar.

Festival kapsamında ülke sinemasının duayenlerinden Sezer Sezin ile Muhterem Nur’a ‘Onur Ödülü’ verildi. Yeşilçam’ın delikanlılara hala taş çıkartan ağır ağabeyleri Sırrı Elitaş ile Süheyl Eğriboz ise ‘Emek Ödülü’nün sahipleri oldular. En ünlü jönlerimizden Cüneyt Arkın’dan yediği dayaklarla hatırımızda kalan 82 yaşındaki “Sütçü” lakaplı Süheyl Eğriboz, babadan kalma bir sinemacı... O, 58 yıl önce adımını attığı setlerden müthiş bir rekorla ayrıldı. İnanılmaz gelebilir belki ancak Süheyl Eğriboz, 500’ün üzerinde filmde rol aldı. Yeşilçam’a şans eseri giren 70 yaşındaki Sırrı Elitaş ise 1964 yapımı “Bücür” adlı ilk filminin ardından yaklaşık 300 yapımda (artı 15 tiyatro oyunu) daha oynadı. Eğriboz ve Elitaş, eğer ABD’de doğsalar ve Yeşilçam yerine Hollywood’da boy gösterselerdi, hiç kuşkusuz dev film stüdyolarının önüne heykelleri dikilirdi. İşte Bursa, unutulmaya yüz tutan bu değerli emekçilere kucak açarak, sinemaya olan sevgisini diğer 80 vilayete de duyurmuş oldu.

Festivalin bombası, 2000 tarihli yeni nesil kült film “Paramparça Aşklar ve Köpekler” ile bir anda ünlenen ve devamında gelen “Ananı da!”, “Kötü Eğitim”, “Rüya Bilmecesi”, “Motosiklet Günlükleri”, “Babil” gibi yapımlarla zirveye tırmanan Meksikalı aktör, yapımcı ve yönetmen Gael Garcia Bernal idi... Bursa’da 30. yaşını kutlayan aktörün, hem yeşil ile özdeş kentin hem de festivalin tanıtımına katkısı yadsınamaz. Tüm dünyada hatırı sayılır bir kadın hayran kitlesi edinen yakışıklı oyuncunun, Nuri Bilge Ceylan ve Fatih Akın dışında Türk sineması hakkında bihaber olması, kabul buyurunuz ki onun suçu değil. O, sinema dışında, Türkiye’deki bazı internet sitelerinin yasaklanmasından, tiyatroya, Barack Obama’dan, Hugo Chavez’e, iki kez canlandırdığı devrimci önder Che’den, hâlihazırda sosyalizme dair düşlerin ete kemiğe bürünmesi için ter döken Latin Amerika halklarına dek ne sorulduysa yanıtladı. “Ay... Ben onu bilmiyordum” benzeri cümleler kuran ve donanım yoksunluklarına aldırmayarak “sinema sanatçısıyım” diye ısrar eden bazı yerli işi aktör ve aktrislerimizse, öncelikle Gael Garcia Bernal’den derinlik adına ders almalıdırlar.

KAZANAN HEP İYİ MİDİR?

Kesinlikle hayır! Türk sinemasının dört büyük kadın oyuncusundan biri olan Hülya Koçyiğit’in başkanlığını yaptığı ‘Ulusal Altın Karagöz Film Yarışması‘ jürisi, bu kategoride değerlendirmeye alınan 10 film arasından -bence vasat bir yapım olan- Raşit Çelikezer’in çektiği “Gökten Üç Elma Düştü”ye en iyi film ödülünü verdi. Üstelik -talihsiz bir şaka gibi-senaryo ödülünü de adı geçen film kucakladı. Tam da haksızlık etmeyelim, “Dilber’in Sekiz Günü”nde canlandırdığı altın kalpli sakat adam rolüyle en iyi erkek oyuncu seçilen Fırat Tanış konusunda jüriyle hem fikirim. Kadın oyuncu ödülünü kapan Nesrin Cavadzade (Dilber’in Sekiz Günü’nde filme adını veren Dilber karakterini canlandırdı) içinse durup biraz düşünürüm. Öte yandan Tuz Gölü’nde tamı tamına 78 dakikada sağlam bir iş kotaran ödül avcısı “Nokta” filminin yönetmeni Derviş Zaim’in en iyi yönetmen seçilmesi kimseyi şaşırtmadı. Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) ödülü ise mevcut yapıtların arasında öne çıkan Dilber’in Sekiz Günü’ne gitti.

ON FİLMDEN BEŞİ GÜNEYDOĞU ÖYKÜSÜ

Antalya Film Festivali, Türk sinemasına dair yeni ürünlerin arz-ı endam ettiği yerdir. Bursa’da yarışan 10 filmden 8’ini orada izlemiştik, İstanbul Film Festivali’ne katılan ama ne hikmetse Antalya’da reddedilen “Fırtına” (Bahoz) ise geçtiğimiz günlerde vizyona girmişti. Geriye kalan tek film ise ilk kez Bursa’da gösterilen “Hayatın Tuzu” idi. Jüri Özel Ödülü, hiç zorlanmadan iyiler kategorisine koyabileceğimiz bir yapım olan Hayatın Tuzu’nun oldu. Komik rollerde görmeye alıştığımız Levent Ülgen için bir parantez açalım ve onun filmde canlandırdığı “İmam Şehsuvar” karakteriyle adeta döktürdüğünü söyleyelim. Festivalde yarışan 10 filmden 5’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu öykülerinden oluşması ise bu modanın sürdüğünün göstergesiydi. Umarım gelecekte; gökkuşağının tüm renklerine bürünen ve tek bir şeyi değil her şeyi dert edinen bir sinemaya sahip oluruz.

Uluslararası Yarışma’nın iki kazananı “İz Sürücü” (The Investigator – Macaristan) ve “Diyet”e (The Debt – İsrail) ise sözüm yok. Ancak gerçekten kötü bir film olan Selim Evci’nin “İki Çizgi”sinin, Uluslararası Altın Karagöz’de yarışan 12 yapım arasına hangi akla hizmet seçildiğini çözemedim.

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin himayesindeki İpek Yolu, bir hafta boyunca yerli ve yabancı 500 konuğu ağırladı, giriş ücretleri gayet uygun tutulan festival filmlerine ise özellikle gençlerin ilgisi yoğundu. Tamı tamına 50 bin Bursalı festival süresince sinemalara koştu. “Görme Engelliler İçin Film Gösterimleri”nin artması ise memnuniyet vericiydi. 14 farklı başlık altında toplanan festival, Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan “Elveda Gülsarı” ile başladı, ünlü Hintli yönetmen Priyadarshan’ın “İpek Düşler”i ile kapandı. Filmler dışında ücretsiz sinema kursları, atölye çalışmaları, sergi ve panellerle de bir kent, 7. Sanat’a doydu. Açılışını Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı tarihi “Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası”nın yerinde kurulan Bursa Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi, 2009 yılının Haziran ayında tamamen bitmiş ve sinemaseverlerin hizmetine girmiş olacak. Anlaşılan o ki; bu festival geleceğe umutla bakıyor ve hızla büyümeye devam ediyor.

02 Ekim 2008 Perşembe

Herkes kendi şarkısını yazar


Herkes kendi şarkısını yazar

GÜLER’in ikinci albümünün adı “Bu Kadar Yeter”. Genç müzisyenin yeni albümündeki şarkılarına karamsarlık hâkim olsa da, o umudunu koruyor. Dinleyicilerden bir de isteği var; şarkılarına kendi öykülerini yazmaları.


Ali Deniz Uslu

Güler 1981 İstanbul doğumlu. Bursa’da müzik eğitimi aldı. Eğitimi sırasında başladığı müzik hayatına, İstanbul’da devam eden Güler bundan iki yıl önce ilk albümünü yayımladı. İlk albümünde istediğini yakalayamayan Güler’in ikinci albümünün adı “Bu Kadar Yeter”. Güler, ilk albümünde yaşadığı hayal kırıklığını üstünden atmış, hatalarından da ders almış. Şimdi istediğini yapıyor ve özgür. Yeni albümünün adı da buna bir gönderme.

- Müziği ciddiye alıp müzik yapmaya ne zaman karar verdiniz?

Liseden bu yana müzikle uğraşıyorum, ama profesyonel anlamda 2003’te bu işe başladım. Bursa’da öğrencilik yaptığım dönemde sahne ve bar programları yapıyordum. 2006’da ilk albüm geldi, ama hiç içime sinmedi, istediğimi yapamadığım için de orayı miladım olarak düşünmedim. Hatta ilk albüm sürecini hayatımdan kesmiş ve makaslamış durumdayım.

- İlk albümde yanlış ya da eksik olan neydi?

O dönemde amatör olmadığımı, bu işi çok rahat yapabileceğimi düşünmenin verdiği zaaf beni kandırdı. En büyük eksikliğim doku uyuşmazlığı yaşadığım firmaydı. Normalde punk tadında yaptığım şarkılar dokuz sekizlik oryantal ritimlere dönüştü. Ben de sözleşmeme attığım imzanın altında kalarak sistemin getirdiği dayatmaya yenik düştüm, elbette bu bana çok iyi bir tecrübe oldu.

- Yaşadığınız hayal kırıklığından sonra yeniden müzikte yol olmak kolay olmasa gerek.

Kendinizi anlatmak isterken yanlış anlaşıldığınızda sonuçlar çok can sıkıcı olabiliyor. İlk albüme kadar hep sahnelerdeyken sonradan sahneden ayağım kesildi. Yaptığım ile yapmak istediğim şey farklı olunca ben de içimdeki tutarsızlığı bir süre dolduramadım.


ROCK MÜZİĞE İNANIYORUM...


- Bu “Bu Kadar Yeter”e de yansımış. Albümün adı da bir gönderme sanırım.

Bu süreçte beni hep depresif şeyler besledi. Sıkıntılar, hayal kırıklıkları ve yeniden umutlanma bu albümün genel havasını verdi. Bu albümdeki şarkıları insanlar maalesef aşk şarkıları zannediyorlar ama değiller. Yalnızca “Sevgilim Hoşçakal” bunu anlatıyor. Şarkılarım genelde çok içe dönük ama insanlar şarkıları kendileri yazarlar ve içlerindeki hikâyeyi ona öykünürler. Bu güzel bir değişim ama besteci farklı anlamlarını dinleyene ulaştıramazsa bir çatışma da kaçınılmaz olur. Yani insanlar görmek istediklerini görür. Belki de doğru olan bu.

- Müziğini bir tanıma sığdırabiliyor musunuz?

Yaptığım müziğin tamlanan kısmında karar kılındığı sürece tamlayan kısmının çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Yani pop rock, alternatif rock, indie rock benim için çok anlamlı sınıflandırmalar değil. Ben rock müziğe inanıyorum. Ben ise alternatif ve pop rock arasında bir paralellik görüyorum ama yine de tamlama koymayı doğru bulmuyorum.

- “Sevgilim Hoşçakal” isminizden ve albümden daha fazla tanınıyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Rahatsız etmiyor ama mutlu da etmiyor. Zaten ya isminiz şarkıyı tanıtır ya da şarkınız isminizi tanıtır. Şimdi şarkı önde gidiyor.

- Albümü kendi imkânlarınızla çıkarmıştınız. Bu da geçmişe yönelik korkular nedeniyle müzik piyasasına bir tepki miydi?

Ben ilk albümde yaşadıklarımdan ağır hasarlarla çıktım, güvenimi yitirdim, o yüzden hiçbir firmaya gitmedim ve kendi imkânlarımla yaptım. Müzik için önceden çok ödün verdim, şimdi de bunun ötesine geçmek ve yaralarımı sarmak istiyordum.

- Bu albüm beş şarkıdan oluşuyor. Bu da müziğin kolay tüketildiği bir zamana bilinçli bir gönderme mi?

Üretmek sancılı ve zor bir süreç. Ben de bir şeyler yaratmanın derdine düşmüşüm. Zaten sunulanı anında tüketip yok eden bir zihniyete sahibiz. Ben de ilk albüme 12 şarkımı koyup heba etmek istemedim, bu gerçek. Ben kolay şarkı yapamıyorum, kolay yaptığım şarkılar da “kolay” oluyor. Maddi ve manevi olarak karşılığını alamadığımız ve beslenemediğimiz bir sektöre hak ettiğinden fazla hizmet etmemiz gerekiyor. Ben de az ama sıkı şarkılarla yola devam ediyorum.

- Şimdi neler yapıyorsunuz?

Sezen Aksu’nun “Adem Olan Anlar”ına klip çektik. Ekim başında, yani insanların yazı bırakıp geceleri kullanmaya başladıklarında yine sahnelerde olacağım. l

26 Eylül 2008 Cuma

Smith ‘Meryemler’ için söyledi




FATİH ERDOĞDU

Zülfü Livaneli ve ünlü ABD’li caz-blues şarkıcısı Jocelyn Smith, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi kapsamında düzenlenen “6. Boğaziçi Festivali”nde önceki akşam sevenleriyle buluştu. Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konsere Zerrin Özer, Hakan Aysev ve Yavuz Bingöl konuk sanatçı olarak katıldı.



Livaneli’nin şarkılarını kendi müzik tarzıyla yorumlayan Smith, “Mutluluk” filminin müziğine yapıtın kahramanı Meryem için söz yazdı. Smith, Güneydoğu’da tecavüze uğradıktan sonra ailesinin öldürülmesini kararlaştırdığı ancak kaçmayı başaran Meryem’e ithafen yazdığı sözleri tüm kadınlar için seslendirdiğini dile getirdi. ABD’li sanatçının farklı yorumladığı Livaneli şarkıları arasında “Leylim Ley” ve “Gözlerin” de yer alıyor.


İlk bölümde şarkılarını Aysev ve Smith’den dinleyen Livaneli, ikinci bölümde sahneye çıktı.  Yağmura karşın Açıkhava’yı dolduran dinleyiciler Livaneli şarkılarına eşlik etti. Seyircilerin coşkusuna sanatçılar da halay çekerek katıldılar.